Başlığı görünce Dilberay & Cüneyt Özdemir diyaloğu aklına gelenler burada mı :) hahahaha :)
Konu bambaşka bir yere gidecek şimdiden söyleyeyim :)
Bu yazıda ne bulacaksınız?
Sosyal medyada ay sonu dump’ları, 2025 recaplerinden yola çıktım, hayatımızı böylesi highlight edilecek şekilde aktivitelerle dolu dolu geçirmek üzerine düşündüm.. Buyrunuz efenim.
Aktiviteden aktiviteye koşmak zorunda mıyım?
İçerik üretmek üzere sosyal medyaya geri döndüğümde aktivitelerle dolu şaaşaalı hayatlar gözlerimi kamaştırdı. Başkalarının yılsonu özetlerine, aylık dump’larına, seçilmiş anlarından örülmüş parlak kolajlarına bakarken “vay arkadaş ne hayatlar var be” demeden edemedim.
İnsanın ister istemez kendine -her ne kadar kendi içinde dönüm noktaları, kendince minik hatta belki büyük zaferleri de olsa- “Ben bu yıl ne yaptım ki?” diye sorması, masum bir muhasebe olmaktan çıkıp insanın kendini başkalarıyla yarıştırıp sonrasında kötü hissettiği bir şeye dönüşebilir.
Belki siz de bu yıl benim gibi Paris sokaklarında turlamadınız, saunadan çıkıp soğuk sulara atlamadınız, doğu ülkelerinde egzotik deneyimler biriktirmediniz, yeni çıkan bir filmin galasına katılmadınız.
Belki hayatınız, başkalarının paylaştığı o parlak karelerin yanında biraz silik, biraz sıradan, hatta anlatılmaya değmez gibi göründü.
Bildiğimiz gibi günümüz dünyasında değer, giderek yaptığımız aktivitelerle, katıldığımız etkinlikler, olağandışı şeylerle ölçülüyor.
Durmak, oyalanmak, beklemek ise çoğu zaman “boşa geçen zaman” hanesine yazılıyor. Ne kadar çok deneyim, ne kadar çok faaliyet, o kadar çok görünürlük ve yaşanmış hayat hissi. (Bunun arkasında kapitalist çıkarları nasıl memnun ettiğimizden bahsetmeyeceğim burada)
Hayat, sanki içinden geçilen bir yol olmaktan çıkıp, tamamlanması gereken bir programa benziyor. Ne zamandan beri hayatı yapılacaklar listesi gibi görmeye başladık?
Ben sen o, hepimiz bir performans öznesiyiz kuzum
Çağımızın düşünürlerinden Byung-Chul Han, bugünün insanını artık “itaat öznesi” değil, bir performans öznesi olarak tanımlar. Geçmişte olduğu gibi artık bizi dışarıdan zorlayan bir otorite yok; kendi kendimize o işi başarıyoruz zaten değil mi? Dikiz aynasından denetlediğimiz şey kendimiziz.
Hepimiz, kendi hayatımızın yöneticisi, motivasyon konuşmacısı ve denetçisi hâline geldik. Daha üretken olmalı, potansiyelini açığa çıkarmalı, her anını değerlendirmeliyiz…
Bu söylem, özgürlük vaadiyle sunuldu bize ama sonuçta ortaya çıkan şey özgürlük değil, tükenmişlik olmadı mı?
Verimli olmak zorunda mıyım?
Bu yüzden Chul Han’a göre modern yorgunluk, eski yorgunluklara benzemez. Bu yorgunluk, dışardan gelen fazla baskıdan değil, kendimize yönelttiğimiz fazla olumluluktan doğar.
“Yapabilirsin”, “başarabilirsin”, “daha iyisini yapabilirsin” cümleleri, kulağa teşvik gibi gelse de insanın sırtına görünmez bir yük bindirir. Ve insan, bu yükü taşıyamadığında suçu sisteme değil, kendine atar.
Örneğin şimdi yıl sonu recap’lerinde gördüğümüz bu yıl 150 kitap okudum, işte en sevdiğim 10 tanesi gibi başlıklar; yavaş okumayı tercih edenler veya kendi halinde okuduğu 10 kitap için kendine aferin deyip halinden memnun olanlara bir şok etkisi yaratıyor ve biz kendimizde bi bozukluk varmış gibi hissediyoruz.
Yeterince istemedim, yeterince denemedim, yeterince çalışmadım… diyoruz. Böylece yorgunluk bile kişisel bir başarısızlık gibi yaşanıyor.
Sosyal medya, bu performans mantığının en parlak sahnesi.
Her şeyin görünür, paylaşılabilir ve ölçülebilir olması, hayatı kesintisiz bir vitrine dönüştürüyor. Dinlenme bile verimli olmak zorunda; deneyimler bile anlamını, ne kadar paylaşılası olduğundan almıyor mu?
Dijital detox yaptığımızı bile dijital platformlardan duyuruyoruz. Baak, ben kendime zaman ayırıyorum, siz hala scroll yaparken ben kendime değer veriyorum. Neden, neden :)
Scholé Sözcüğünü Bilir Misiniz?
Aristoteles’in scholé den kastettiği,
bugünkü anlamıyla bir “tatil”, bir kaçış ya da verimli dinlenme önerisi değil;
aksine, insanın kendisiyle baş başa kalabildiği, herhangi bir hedefe yönelmeden düşünebildiği, düşüncenin aceleye getirilmediği bir zamandır.
Bu zaman dilimi, bir şeyler “yapmak” için değil, var olmanın kendisini duyumsamak içindir. Bugünse boşluk, neredeyse tahammül edilemez bir hâl aldı. Takvimler aktivitelerle dolduruluyor, hafta sonları bile anlamlı kılınmak zorunda, yaşanan her an bir deneyime, tercihen de sosyal medyada paylaşılabilir bir ana dönüştürülüyor.
School kelmesinin atası olan kavram temelde zorunlulukların askıya alındığı, düşüncenin kendiliğinden kök salabildiği bir zaman dilimini anlatıyor.
Highlight edilmiş hayatlar tam bu noktada devreye giriyor. Sosyal medyada gördüğümüz o parlak kesitler, sanki hayatın tamamı sürekli hareket hâlindeymiş gibi bir yanılsama yaratıyor.
Oysa arada kalan, sessiz ve sıradan zamanlar görünmez kaldıkça, insan kendi durgunluğunu bir eksiklik sanmaya başlıyor. Sanki hayat, ancak doldurulduğunda anlam kazanıyormuş gibi, değil mi?
Ağaçlar bile kışın yapraklarını döküyor, her daim yeşil olmak zorunda değil, dinlenmek, kendine dönmek istiyor, ama biz hala “daha çok daha çok” peşindeyiz.
Sürekli ekilen, dinlenmesine izin verilmeyen bir toprak nasıl verimsizleşirse, sürekli uyarılan, meşgul edilen ve yönlendirilen bir zihin de zamanla anlam üretme kapasitesini kaybeder. Scholé, bu yüzden bir lüks değil; düşünmenin, derinleşmenin ve sahici bir ilişki kurabilmenin ön koşuludur.
Bugün asıl yoksun kaldığımız şey, daha fazla deneyim değil; deneyimsiz kalmaya, boşlukta kalmaya ve bu boşluğu hemen doldurmamaya tahammül edebilme becerisi olabilir mi? Kim bilir…
Hadi gelin yeni yıla girerken kendimize şunu soralım:
Eğer yaptıklarımı, hedeflerimi, başarı listelerini bir kenara bırakırsam..
Bu sessiz, sade, sıradan günlerle kalabilecek miyim?
Buraya kadar okuduysanız şu yazı da hoşunuza gidebilir:









Yazılarında kendimi buluyorum. Az önce Instagram'da bir 2025 recap postu paylaştım ve postu hazırlarken "acaba paylaşmasam mı, paylaşmaya değer ne var ki?" düşüncelerindeydim. Çünkü her ay bolca masamdan fotoğraflar ve sıradan kahve, yürüyüş kareleri vardı. Yine de paylaştım, benim de senem böyle geçti, ne yapalım :)
Günümüzü temsil etme yeteneğine sahip kavramlardan birisi "Verim". Weber'in "Kapitalizmin Ruhu ve Protestan Ahlâkı" kitabını hatırlattı bana. Protestanlık itikadı, kapitalizmin hızla yerleşmesi ve yaygınlaşmasında stratejik bir gübreleme yapıyor. "Verim", "performans", "fayda", "hız" konusu da bu türden kavramlar gibi görünüyor. Birşeyin hayatımızı ele geçirmek için ürettiği ve öne sürdüğü uç beyleri gibi.