Park, Scooter ve Bizim Sokak
Geçen Cumartesi evimizin arka sokağındaki parka giderken Bilge scooterını sürmek için yalvardı resmen. Kabul ederek yeni bir eşiği daha atlamış olduk tabi.
Baktım, neşe içinde scooter’ını sürüyor. Rüzgârla birlikte akıyor adeta. Park sessiz huzurlu. Plastik oyuncakların yerine doğaya dost, özenle seçilmiş malzemeler.
Parkta yeterince oynandı, artık eve dönüyoruz. Bildiğimiz, alıştığımız her gün geçtiğimiz sokaktan yürüyoruz.
Aynılığın gözü kör etmesi diye bir şey var. O yüzden çok kıymetli bulurum bi’ uzaklaşıp yeniden dönmeyi. Sevdiğin şeye daha çok sarılmanı sağlayacak, kıymetini unuttuğun ne varsa daha da bağlanacağın pratikleri gerçekleştirmeli insan. Bazen bir gecelik şehir dışı tatili, tek başına seyahat da kafi olabilir aslında nasıl kıymetli bir şeye sahip olduğunu yeniden anlamak için.
Aynı sokaktan yürüyoruz… Bilge’nin yüzünde dingin bir ifade. Bense kafamda yapmak isteyip yapamadıklarımın listesi ile başbaşa, kendimi yerden yere vuruyorum yine.
Bir sol kroşe, bir sağ kroşe.
İnsan kendini döver mi ya? Dövermiş.
Hey annelik sen nelere kadirsin. Çocuk ekranı fazla mı izledi, bir tane sağ göz üstüne, bugün bağ kuracak etkinlik yapmadın mı? Bir tane de sol gözünün üstüne. Yetti mi? Yetmeeezz. Düzgün ve dengeli bir öğün hazırlamadıysan bir tane burnuna, hooop tüm annelik ve ev işleri sorumluluğu yetmezmiş gibi kendi kişisel hayatında (kaldıysa tabi) hedefleyip yapamadıklarına dair öldürücü bir darbe! veee NAKAVT!
Ah! Tam bu noktada özşefkat perileri kalp krizi geçiriyor biliyorum.
Evimize yaklaştığımızda, tam geniş çimenliğin kenarındaki asfalt yolda, Bilge’nin arkasından bir video çektim. O scooter sürüyor, rüzgar saçlarını dans ettiriyor…
Hemen ardından da Türkiye’deki kız kardeşime gönderdim videoyu. Kardeşim bir mesajla yanıtladı:
“Çok şanslı… Paradan puldan daha değerli orada büyüyor olması.”
Ve bir anda içimde bir çakmak yandı. Adını koyamıyorum. Hani bazen senin negatife odaklandığın yerde biri gelir de, senin tüm görmezden geldiğin güzellikleri, sahip olduğun iyilikleri sana kibarca hatırlatır ya… Öyle bir şey.
Burada söylemek istediğim şey,
biz çocuğumuz için yurtdışına taşınmak istemiştik, bu hedefi koyduktan bir süre sonra da elimizdeki seçenekler arasında en iyisini değerlendirip eşimin iş teklifi aldığı İngiltere’ye gelmiştik. Bu sizin için hedeflediğiniz herhangi bir şeyi başarmak olabilir. Kimisi için, kariyer basamağı, kimisi için sevdiği bir kadınla/ adamla evlenmek, istediğimiz bölümde okumak, vs. Yani yaşadığımız şey, hedefe ulaştıktan sonra onun cazibesini yitirmesi ve günlük boğuşmalara kapılıp gitmemiz.
Aklıma bu noktada divan şiirinden Hayâli’nin beyiti geldi.
“O mâhîler ki derya içredir deryayı bilmezler”
diyordu şair. Yani, denizde bir balıksın, yaşamak için denizde kalmaya devam etmen lazım, karaya çıkarsan hayatın son bulur, ama denizin senin için ne kadar kıymetli olduğunun farkında değilsin.
Sanki gözüme perde inmiş de nazik bir hatırlatmayla o perde kalkmış gibi hissettim.
Sokak aynı sokak, kızım aynı. Birden her şey daha kıymetli hale geldi: Sokağın sessizliği, çimenlerin serinliği, kızımın özgürce süzülüşü.
Komşunun Penceresi
Bunun üzerinden daha 24 saat geçmeden (Tanrı bununla bana bir şey mi söylüyor?) Substack’te karşıma çıkan kısa bir filmi izledim:
“The Neighbour’s Window.” Here we go:
Hamile bir kadın ve kocası yorgunluktan bitap düşmüş şekilde koltuğa çöküyorlar gün sonu. O sırada karşı apartmandaki genç çiftin ateşli bir şekilde seviştiklerini görüyorlar. Işığı kapatıp izliyorlar. Bu çift evlerinde partiler düzenliyorlar, sosyalleşiyorlar, vs. Adamla kadın dürbün alıp yıllarca röntgenlemeye devam ediyorlar. Bu sırada ikiz bebekleri, onlar 3 yaşındayken de bir bebekleri daha dünyaya geliyor.
Karşı pencere ise sanki başka bir ev değil, başka bir evren. Gençler gülüyor, dans ediyor, tutkuyla öpüşüyorlar. Bizim çiftse bulaşık, bebek kakası, oyuncaklar ve uykusuzlukla yoğrulmuş bir rutinde tükeniyor gibi.
Ancak film sonunda öyle bir kırılma anı geliyor ki: Karşı pencerede görünen genç adam hastalanıp ölüyor. Bizim bu röntgenci kadın, üzülüyor, şaşırıyor, dürbünü bir kenara koyup aşağı iniyor ve karşı apartmanın girişine yürüyor. Kapıda kocası ölen genç kadına yaklaşıyor. Genç kadın ise ona doğru bakıp şaşkınlıkla irkiliyor.
“Sen bizim tam karşımızda oturan kadınsın. Çocuklarınızla yemek yiyişiniz, oyunlarınız, gülüşleriniz... Hepsi harika… Benim kocam bir süredir hastaydı” diyor ve ağlayarak sarılıyor bizimkine.
İşte orada, kalbime bir sıcaklık çöküyor. Yalnızca gözlemci olmanın ne kadar aldatıcı olduğunu görüyorum. Meğer gözlenen de bizi gözlüyormuş. Beğendiğimiz hayatlar, bizim sıradan sandığımız dakikalarımızda anlam arıyormuş.
Biraz da Sinirbilim: Negatif Yanlılığı
Sonra düşündüm;
Komşunun bahçesindeki çimenler neden daha yeşil görünür? Bir elti neden diğerini kıskanır? Bu sosyolojik bir temele mi dayanır, yoksa psikolojik bir zemine oturtabilir miyiz?
Neden başka hayatlara özeniyoruz da içeride ne olduğunu göremiyoruz? Ki bizim hayatımız da hiç de kötü değilken— çünkü BAŞKASI da ona imreniyor.
Sinirbilim bu duruma Negatiflik yanlılığı diyor.
Atalarımızın tehlikelere (yırtıcılar, açlık, hastalık) hızlı tepki vermesi gerekiyordu.
Olumsuzluklara karşı aşırı duyarlılık, onların hayatta kalmasını sağladı.
Evrimsel süreçte, bu hayatta kalma avantajı sağlayan "negatifliğe duyarlılık" genetik olarak aktarıldı.
Photo by Hal Gatewood on Unsplash
Örnek: Bir çalıdaki hışırtının tehlikeli bir yırtıcı olduğunu varsaymak (yanılsan bile), hiçbir şey yokmuş gibi davranmaktan daha güvenlidir.
Beynimiz evrimsel olarak olumsuza daha duyarlı. Çünkü binlerce yıl önce hayatta kalmak, güzel çiçekleri değil, tehlikeli dikenleri fark etmeyi gerektiriyordu. Bu yüzden beyin, olumsuzu büyütüyor ve pozitifi görmezden geliyor.
Amigdala, olumsuzlukla daha çok çalışıyor. Hafıza sistemimiz, kötü deneyimleri daha parlak ve detaylı kaydeder. Olumlu anları ise kısa sürede unuturuz. Çünkü hayatta kalmak için “mutlu anılar” değil, “tehlikelerden alınan dersler” işe yarar.
Yani içimizdeki “hep daha fazlasını isteyen, eksik hisseden” o ses… Sadece modern hayatın değil, beynimizin binlerce yıllık kodlarının bir sonucu. Ama artık ormanda yırtıcıdan kaçmıyoruz.
Yine de zihnimiz sürekli tehdit arıyor. Oysa huzur, farkındalıkla geliyor!
Şükran ise bu noktada nörolojik bir direniş oluyor. Şükran duymayan beynime, şükran duymayı öğretebilir miyim? Belki bir defter ayarlasam, her gece yatmadan önce o gün şükran duyduğum üç şeyi yazsam, beynin elastikiyetine güvenerek negatif yanlılığı azaltabilir miyim?
Kim bilir?
Denemeye değer!



Çok güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık 🙏 “The Neighbour’s Window” filmini de sayenizde izlemiş oldum. Algılarımız bazen gerçek durumdan çok farklı olabiliyor. “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” atasözündeki veya Jacques Lacan’ın tanımladığı “arzunun belirsiz nesnesindeki” gibi, hep daha fazlasını istemeye programlanmışız.
🫶🫶🫶🫶ne güzel bir yazıı ….