Okumayı 28 Yaşında Nasıl Öğrendim?
Okumayı 28 yaşında öğrendim, evet ve aslında hala da tam olarak öğrendim diyemem! Çünkü okumak, yani anlamak, bir perspektif geliştirmek öyle bir anda öğrenilecek şey değil!
Çıraklık Yılları
Aslına bakarsanız babam bana 6 yaşımda iken okumayı öğretmişti. İlkokula başladığımda arkadaşlarım hecelerken ben birbirinden farklı kitaplar okuyor, farklı karakterlerin maceralarına dalıyordum. Yıllar boyunca da okurken hep bir meraklı gibi, olay örgüsüne bağlı kalıp kimin başına ne gelecek, aşıklar buluşacak mı gibi soruların peşinden gittim. Pazar arabasıyla sahaflara gider dünya ve Türk klasiklerinden kitaplarla çantamı doldurur, uzun kış gecelerinde erkenden odama geçer her akşam farklı bir karakterin yerine kendimi koyar ve maceradan maceraya koştururdum. İşte bu yıllar okumadan okuduğum yıllardı.
Kalfalık Yılları
Okumayı bu kadar çok seven biri olarak o zamanki yılların beni getirdiği yer özel bir üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde burslu okumak oldu. Bakın yine okumak dedim. Evet bu dört yıllık lisans hayatımda asıl okumaya bir nevi giriş yaptım diyebilirim. Derslerde bir romanın nasıl okunması gerektiğine dair kuram ve teoriyi öğreniyor, ardından bilgilerimizi bir roman üzerinden tartışıyorduk. İşte bu yıllardan birinde Oğuz Atay’ın bir hikayesini okurken kafam çok karışmış ve Yeni Türk Edebiyatı dersini beraber işlediğimiz hocamızın odasını ziyaret etmiştim.
Hikaye bir karakterin ağzından (1. tekil şahsın anlatımı) tahkiye ediliyordu ve bir cümle bitmeden diğeri başlıyor cümleler arasında neredeyse hiç bir bağlantının olmadığı kısımlar yer alıyordu. Kafam o kadar karışmıştı ki! Hocama sordum
-Hocam bu hikayede yazar ne anlatmak istemiş olabilir?
Hocanın verdiği cevap benim için sadece hikayeyi anlamamı değil aynı zamanda bir şeyi okurken ona ne gibi açılardan yaklaşabileceğimi, ardındaki anlamı aramaya çalışmanın önemini de öğretmişti.
-Betül, biliyorsun, modern bireyin kafası karışıktır. O artık geleneksel hayattan kopmuş, kentte yaşayan, yaralı bir bilinçtir (Yaralı Bilinç, Daryush Shayegan). Kendini düşün mesela, otobüse bindin fakülteye geliyorsun, kafanda kim bilir neler dönüyor aynı anda, bilincinin hızına yetişemiyorsun, bir yandan projeni düşünüyor, bir yandan o projede beraber çalıştığın bir arkadaşınla arandaki ilişki aklına geliyor, sonra pat diye çok samimi bir dostuna mesaj atmak aklına geliyor… İşte bu, edebiyatta “bilinç akışı” olarak karşılık buluyor. Karakterlerin daldan dala düşüncelere atlaması onların bilinç akışını gösterir. Bu hikayede de söz konusu olan bu!
Hocamdan aldığım bu ders bendeki edebiyat, görünene farklı bir yerden bakma gibi konularda merakı daha da artırmış ve akademide kalma idealimi daha da pekiştirmişti. Lisanstan mezun olduktan sonra hemen mastera başlamış ve bir yıl boyunca yaklaşık 9 üniversitenin araştırma görevliliği kadrolarına başvurmuş ancak bir sonuç alamamıştım. Derken devletin açtığı öğretim üyesi yetiştirme programıyla bir devlet üniversitesine atandım ve okuma ve anlama serüvenim burada kat be kat arttı!
Ustalık Yılları
Yüksek lisansıma burada devam ederken, roman tahlili ile ilgili aldığım dersler, takip ettiğim hocalar, bu konuda gelişmemi sağlayan kitap ve makalelere borçluyum bugünkü dünyaya bakışımı şekillendirdikleri, anlamayı öğrettikleri için. Ama burada özel olarak birşeyden bahsetmek istiyorum. O da doktora ders sürecinde aldığım Discourse Analysis yani Söylem Analizi adlı derstir. Bu dersi veren akademisyen, esasında mühendislik kökenli bir hoca olup oradaki 10 yıllık çalışma hayatım boyunca her zaman hayranlıkla dinlediğim biri olmuştur. İçeriğini olşturduğu derslerde söylem nedir, caddede gördüğümüz bir afiş nasıl okunur, afişte konumlandırılan kişiler, cinsiyetleri, kıyafetleri, yazılarla araladındaki ilişkiler nasıl bir anlama sahipir ve alımlayıcıya ne gibi bir mesaj vermektedir, şeklinde özetleyebileceğim konulara yönelmiştik.
O derslerde anlamıştım, karşımıza çıkan her imgenin, medya içeriğinin vs. bize iletmek istediği bir mesaj doğrultusunda şekillendirildiğini. Ve yine o derslerden sonra artık şöyle idyebiliyordum:
“Sen A’nın haklı olduğunu, arkadaşın B’nin haklı olduğunu düşünürken bense A’nın da B’nin de kendi araçlarıyla kendi söylemlerini üretebildiğini görüyor ve uzaktan sadece izliyorum”.
Derken bir gün öğrencilerimle Tanzimat Edebiyatı dersinde İntibah romanını okurken, teorik teorik konuşup bir öğrencimin canını sıkmış olmalıyım ki, söz alıp şöyle dedi:
“Hocam siz onu bunu bırakın da bu roman bize ne anlatıyor?”
Sarsılmıştım! Ve ilk defa böylesine nitelikli bir soru geliyordu bir öğrencimden. Düşündüm ve lafı uzatmadan, aslında Tanzimat döneminin Osmanlı toplumu için bir eşik olduğunu, gelenekle modernite arasında kalan bu kuşağın romandaki Ali Bey ile temsil edildiğini, Ali Bey’in babasının ölmüş olmasının toplumun tutunacağı geleneklerden uzaklaşmış olduğu anlamına geldiğini vs. anlattım. Ayrıntılı analiz için bakınız
Hem benim için müthiş bir deneyim hem öğrenciler için ufuk açıcı bir ders olmuştu.
Sonuç Yerine
Tüm bunlardan sonra diyorum ki ben aslında 6 yaşında değil 28 yaşında başlamışım okumaya, anlamaya, bir imgenin neden o şekilde inşa edilmiş olabileceğini analiz etmeye. Peki siz kaç yaşında başladınız tüm bunlara, yorumlarınızı okumayı dört gözle bekliyorum! Bir sonraki e-bültende görüşmek üzere! Hoşça kalın!



Ben de sizin gibi ilkokula başlamadan önce, o yıllarda okuma yazma seferberliği sebebi ile TV'deki programlardan öğrenmişim okuma yazmayı:) Babam'ın bana Cin Ali serisini aldığını hatırlıyorum ilkokul öncesi yıl:) Beni direkt 2. sınıfa geçirmek istemişlerdi ama babam istememişti:) Cumartesi günleri ailede en erken kalkan ben olduğum için, aile bireyleri uyanana kadar yatağımda kitap okurdum hep:) Sonra ortaokul ve lise yıllarımda hem Türkçe hem de İngilizce dil edebiyat derslerinde sizin söylediğiniz gibi nasıl okunuru öğrenmeye başladım. Ama tabi sizin üniversitede okuduğunuz kadar detaylı olamadı. Ama sonra üniversite ve sonrasında, özellikle iş hayatı ve çocuktan sonra daha tek düze okudum ve ortaokul ve lise yıllarındaki pratiğim de gitti. Belki bir gün yine işten güçten zaman kalırsa, sizin bahsettiğiniz derinlikte tekrar okumaya başalrım:) Kaleminize sağlık, beni geçmişe götürdünüz, teşekkürler.
Bence okumayı öğretenlerin okumayı öğrenmesi gerek öncelikle. O zaman belki gerçekten severek ve anlayarak okumaya başlarız. Annelerin ve babaların örneğin. Çocuklarına kitap okurken aslında kelimelerin değil, içeriğin ne anlatmak istediğini anlatmaları nasıl güzel olur değil mi? İlkokulda mesela çoçuklara bir kitabın içeriğini nasıl okuyacaklarının anlattıldığı bir ders olsa. Türkçe ve edebiyat öğretmenleri çözümleme yapsalar her dönem bir kitabı. O zaman belki okuduğumuzu anlamayı bırak altında yatan anlamları ve gerçek iletiyi anlama yaşımız düşer.
Biz okuduğunu anlayamayan, belki de biraz bu yüzden okumayı sevmeyen ve okumayan bir toplumuz çoğunlukla.
Bana gelince, ilkokulda köyde çok az kaynakla, ortaokul ve lisede roman okumanın pek rağbet görmediği, sürekli ders çalışmanın teşvik edildiği bir yatılı okulda okuyan biri olarak okumayı sevmem bile mucize. Üniversitede iletişim okumanın iyi yanı metin çözümlemenin ders olarak öğretilmesi oldu. Okumayı ise hala öğreniyorum. Öğrendikçe daha çok seviyorum.
Yine ne güzel bir konu ve ne derli toplu, kapsamlı bir yazı. Teşekkürler Betül.