hiçbir şey yapmamanın dayanılmaz hafifliği
Çoğu tıkanmış sanatçı için okumak bir alışkanlıktır. Kendi düşünce ve hislerimizi düzenlemek, kendi başımıza bir şeyler oluşturmak yerine başkalarının sözcüklerini atıştırırız. Julia Cameron
Geçenlerde şöyle bir kitap gördüm kitapçı vitrininde:
pek çok yaratıcı fikrim bulaşık yıkarken, sebze doğrarken geldiği için az çok tahmin etmiştim neyden bahsettiğini. Yine de kitabı okuyayım dedim ama,
arkadaşlar bildiğiniz gibi hayat kısa kuşlar uçuyor… o nedenle birkaç inceleme okumakla yetindim…
Listeme bir kitap daha eklememiş olmanın verdiği neşeyle listemdeki n tane kitabı hayatımın geri kalan belki 3, belki 30 yılı için saklamayı, yavas yavas listemi tamamlamayı düşünüyorum.
Çiğköfteyle ayranı ucu ucuna denk getiren ben, herhalde elimdeki izleme ve okuma listesiyle 90+2’de uzatmalara kadar oynarım. veya yaptırmam gereken 37 bin bakımını ciddiye almaz, kırmızı kartla beklenmedik bir anda çizginin dışına alınırım. Kim bilir?
Herhalde 90 yaşına gelirsem daha listeye bişey eklemem ama, ay ekler miyim? Bence eklerim ama çok değil, o saatten sonra teori okumam mesela, oturur çiğdem çitler kurgu okurum :) ay konu bu değildi aslında sevgili okur..
okumak demişken, biz bu hafta ekip arkadaşlarımızla okuma yoksunluğu yapmaya çalıştık. Cameron diyor ki yaratıcı tıkanıklığınızı aşmak için okumayın, TV izlemeyin (onun döneminde tek görsel medium TV imiş, ah ne şanslı) bu durumda günümüz post-truth çağında yaşayan biz robotikler için sosyal medya detoksu gerekiyor tabi.
Duymuşsunuzdur bu sanatçının yolu kitabını uygulayanlar 4. haftada böyle bir pratik yaparlar.
Ama size açık olacağım, ben ara ara substack’e girip blog okuyarak bu anlaşmayı bozdum. Bloğuna girip yorum yaptıklarım konuyu biliyor. Sorry!
O yüzden kalkıp da burada, dijital detoks yaptım şöyle iyi geldi böyle iyi geldi diye atıp tutamayacağım. ama bu haliyle bile, yani sosyal medya kullanmadığım maillerime günün sadece belli bir on dakikasında baktığım, telefonu sadece müzik için kullanmaya çalıştığım halde bile bana bu okuma yoksunluğu çok iyi geldi. Bir sonraki grupla tekrar başladığımda o hafta telefondan bu uygulamayı da kaldırırsam tutmayın beni artık..
neyse…
hiçbir şey yapmamanın beynimize nasıl iyi geldiğini anlatayım biraz..
Öncelikle girişte bahsettiğin kitapla ilgili inceleme yazılarından çıkarımın ne? diye sorarsanız:
Bildiğimiz gibi beynimiz aslında hiç durmuyor (annelerin gözü yaşlı…). Ama sürekli koşturmak, telefonla uğraşmak, işten işe atlamak yerine bazen durmak gerekiyor. İşte o durduğumuz anlarda beynimiz sakinleşiyor ve bazı yerlerde kendince bağ kuruyor. ve harika fikirler, çözümler, bir anda “aha moment”lar oluşuyor (aslında şu beynimizi bi salsak neler yapacak da!)
Mesela kitapta bir bilim insanı, günlerce bilgisayarın başında kafayı yormak yerine pencereye bakıp duruyor, kafasını boşaltıyor. (kafayı boşaltmak böyle olur, TV izleyerek veya kısa süreli videolar izleyerek değil, onları izlediğinde beynin daha fazla yükle dolduğu için sakinleşmiyor aksine daha da doluyor hocam!)
Ama durmak öyle mi?
Ve hiç bir şey yapmadığında, uzun süredir çözümünü bulamadığı şeyler birden bir ampül gibi yanıveriyor.
En iyi fikirlerimin bulaşık yıkaken, koşuda, veya temizlik yaparken aklıma gelmesi tüm bunları haklı çıkarıyor vallahi.
Bazen bir konuda çıkmaza düşünce “şu evi köşe bucak bi temizleyeyim” fikri kafama esmiyor değil.
Dinlenmek tembellik değil, aksine çok değerli. Hiçbir şey yapmamak beynine alan açmak, nefes aldırmak için o kadar gerekli ki. Bunu böyle post-it kağıdınıza yapıştırıp masanızın üzerine koyabilirsiniz. A gentle reminder
E durduk ne yapacağız diyenlere Julia Cameron şunları öneriyor:
Genelde, parazitten dolayı iç sesimizi, sanatçımızın ilham sesini duyamayız. Okuma yoksunluğunu uyguladığımızda, kuyumuzu zehirleyen kirleticilere karşı uyanık oluruz. (Cameron, SY)
Bakın bu konuda Merâl Bekmezci’in yavaş yaşam günlüklerinden de ilham alabilirsiniz. Kendisi mozaikten çikolataya, örgüden yavaş okumaya epey analog bir yaşam sürüyor. Kendisinden ilham almak için sohbet edeceğiz önümüzdeki günlerde…
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Durmayı deniyor musunuz hiç? Durunca size ne oldu? Dijital detoks yaptınız mı?
Yazın yorumlara biz de ilham alalım sizden..
Bu metni telefonuyla çok oynayan ve şuanda tuvalette olan pek sevgili eşinize/arkadaşınıza gönderin
Bir sonraki bültende görüşmek üzere…
O vakte kadar durabilmemiz dileğiyle…
yaratıcı yönümüzle yeniden bağ kurmak için 12 haftalık yolculuğa 4 Mayıs'ta yeniden çıkacağız. Ayrıntılı bilgi:






Öyle bir anda imdadıma yetişti ki yazın, Betül, o kadar olur. Aşırı yoğun ve yorucu geçen bir çalışma temposundan sonra "acaba bugün toparlamam gereken işleri mi toparlasam, yarım kalan yaratıcı işlere mi girsem, yoksa tam tersi bir film mi izlesem, yok yok kitap mı okusam, hangisini yapsam bana iyi gelir" düşünceleriyle cebelleşiyordum. Yorgunluk da cabası. Nihayet şu an cebelleşmeyi bıraktım, çünkü yazın çok değerli bir şeyi hatırlattı. Birikmiş substack yazılarını okumak da dahil, en azından bir kaç saat hiçbir şey yapmayacağım. Şimdi kalkıyorum pc'nin başından ve hazır fırsatım varken gidip şu kanepe belki boş boş uzanacağım, belki de bir gündüz uykusuna dalacağım. Suçluluk falan da hissetmeyeceğim. İçine düştüğüm yoruculuk, iç huzursuzluğu, hiçbir şey üretememe cenderesinden çıkarır mı bu beni, bilemiyorum. Böyle bir şey beklemiyorum da. Hadi o zaman, gittim ben.
İyi ki önce senin yazını okumuşum :)
Teşekkürler!
Durmak denince aklımıza genelde kadınların yaptığı ev işlerinin gelmemesini istiyorum. Perde dikmek veya yemek yapmak, dolap düzenlemek... Bunlar yapmak zorunda olduğumuz ve yaparken durmadığımız işler bana kalırsa. Ha bu arada bir şey dinlemiyorsak beynimiz dinlenmiş oluyordur belki. Ama dikerken veya örerken yaptığımız şey dikkatimizi tek bir noktada toplamak. Bana bunlar da zor geliyor Betül. Ev işleri, fatura takibi, alışveriş gibi diğer günlük işleri yapmak da beni çok yoruyor. Nevresimlerin ne zaman değiştiğini takip etmek de bir iş bana göre. Bunlardan o kadar çok var ki kafamın içinde, yazmak, okumak bana tatil gibi. Bilmiyorum, genellememek gerek belki de.
Durmak denince ben bir parkta öylece oturmak, ağaçların dallarını izlemek, balkonda gözlerini kapatıp güneşe kendimi bırakmak, günün olur olmadık vaktinde kanepede uyuyakalmak gibi gerçek durmalı şeyleri anlıyorum sanırım. O sırada ne ekran ne de bir insan konuşmasın mümkünse...
Ne kadar çok yorulduysam artık :)